reklam !
-
olmayandır.
ukdeyi veren: elbruzs -
(bkz: survivor)
-
chuck palahniuk'un kitabının adıdır. kitabın açıklaması ise:
yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı... televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk... gösteri peygamberi, yeni bir binyılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılğınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama...tender branson, creedish mezhebinin dünyadan yalıtılmış sahte cennetinde doğup büyümüş ve dış dünyaya gönderilmiş binlerce misyonerden biri. kilise doktrinine göre görevi, yaşadığı sürece çalışmak ve gerekli olduğunda ölmek. kaderi beklenmedik biçimde değişip onu şöhretin doruklarına taşırken aynı zamanda medya ve popüler kültürün içyüzüyle tanıştırıyor. yarı tanrıya dönüşme yolunda yaşadıkları yakında yüzleşeceğimiz kıyametin çarpıcı bir habercisine dönüşüyor... branson, mezhepte kendisine zaten hiç verilmemiş olan hayatı 'dış dünya'nın çirkinliğine sonuna kadar gömülerek yok etmeyi deneyecektir. ne var ki, hayatına karışan gizemli fertility hollis'e göre, kendine bir kader çizmeye çalışması anlamsızdır. olacaklar zaten bellidir ve olmak zorundadır... ve 'intihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark gazetede manşet olmaktır.' chuck palahnluk, önlenemez kaderine doğru nefes kesici bir hızla sürüklenen kahramanın gözünden tüketim toplumunun hastalıklı ve anlamsız yaşam biçimini bize bütün çıplaklığıyla gösteriyor. dövüş kulübü'nün yazarından, en az ilki kadar çarpıcı bir roman, benzersiz bir yeraltı edebiyatı örneği . -
sevgili chuck amcamın üşenmeyip yazdığı,üşenmeden sıkılmadan okuduğum, okuduğum her dakika keşke bitmese lan dediğim, bitince günlerce üzüldüğüm yeraltı edebiyatının mükemmel eserlerinden biridir. günümüz dünyasında ki o şaşalı gösteri hayatlarını ve aslında bilmediğimiz, bilemediğimiz olursa ne olur kısmını inanılmaz derece güzel anlatır.
-
-
ayrıntı yayınları tarafından basılan, yeraltı edebiyat dizinin 11nci kitabı. çeviriyi funda uncu ırklı yapmıştır.
-
sayfa ve bölüm numaraları tersten giden bir kitaptır kendisi. numaralara bakmadan bi 30 kadar sayfa okuduktan sonra baktığımda kısa süreli beyin göçü yaşamama sebep olmuştur.
ilahi chuck seni gidilerisini. -
baştan aşağı bir popüler kültür eleştirisi ve din sanallığı üzerine giden çarpıcı bir kitaptır sonu daha başından belli olduğundan fight club gibi bir ters köşe yoktur fakat modern dünyanın peygamberi nasıl olur sorusunun cevabını açıkça ve netçe verir .
-
sayfaları geriye doğru giden nefis palahniuk eseri.
kitaptan bir bölüm
"insanlar hayatlarının kurtulmasını istemiyorlar. hiç kimse sorunlarının çözülmesini istemiyor. dramlarının. önemsiz meselelerinin. hikayelerinin çözümlenmesini, pisliklerinin temizlenmesini istemiyorlar.
çünkü geriye ne kalacağını biliyorlar. büyük ve korkunç bir bilinmeyen."
chuck palahniuk'un en iyi 3 kitabından biridir zannımca. -
yaşam tarzımdan ötürü, dana pirzolasını galeta ununa bulamak benim için başlı başına zor bir iş. bazı geceler durum değişir; balık veya tavuk yerim. ama tam bir elimi yumurtaya bulamış, diğer elimle eti kavramışken, başı dertte olan biri arar.
bu hemen hemen her gece olmaya başlamıştı.
bu gece gürültülü bir dans kulübünden kızın biri aradı. söylediklerinin içinde çıkarabildiğim tek kelime "arkada" oldu.
sonra "aşağılık herif" dedi.
sonra da "ekmek" ya da destek gibi bir sey dedi. sorun şu ki boşlukları doldurmak imkansız; o yüzden mutfakta tek başsıma durmuş, bilmediğim bir yerde çalınan dans parçasını bastırıp sesimi duyurabilmek için bağırıyorum. sesi genç ve bitkin geliyor kızın; o yüzden, bana güveniyor musun, diye soruyorum. acı çekmekten yoruldun mu? eğer acını dindirmenin tek bir yolu olsa yapar mısın bunu?
süs balığım buzdolabının üstündeki kavanozunda heyecanlı heyecanlı dönüp duruyor. uzanıp suyuna valium damlatıyorum.
kıza bağırıyorum: canına tak etti mi?
onun hayatını kurtarmaya çalışmak büyük bir zaman kaybı. insanlar hayatlarının kurtulmasını istemiyorlar. hiç kimse sorunlarının çözülmesini istemiyor. dramlarının. önemsiz meselelerinin. hikayelerinin çözümlenmesini, pisliklerinin temizlenmesinin istemiyorlar. çünkü geriye ne kalacağını biliyorlar. büyük ve korkunç bir bilinmeyen.
beni arayan insanların çoğu zaten ne istediğini biliyor. bazıları ölmek istiyor ama önce benden izin almak için arıyorlar. bazıları ölmek istiyor ama biraz cesarete ihtiyaçları var. küçük bir teşvik. intihara karar veren birinin espri anlayışı da körelir. yanlış bir kelime ederseniz, haftaya cenazesi kalkar. arayanların çoğunu dinlemiyorum bile. çoğu zaman kimin ölüp kimin kalacağına ses tonlarına göre karar veriyorum.
dans kulübündeki bu kızla bir yere varamayacağımı düşünüyorum; o yüzden "öldür kendini" diyorum.
"ne?" diyor.
öldür kendini.
"ne?" diyor.
uyku hapıyla alkol al, sonra da kafana kuru temizleme torbası geçir.
"ne?" diyor.
dana pirzolayı galeta ununa bulama işini tek elle başaramazsınız; o yüzden kıza, "ya şimdi, ya hiç" diyorum. tetiği çek ya da çekme. şu anda seninleyim. tek başına ölmeyeceksin ama bütün gece de bekleyemem.
dans mixinin bir bölümüymüş gibi gelen ses aslında kızın hüngür hüngür ağlayan sesi. o yüzden telefonu kapatıyorum.
dana pirzolasını galeta ununa bulamanın zorluğu yetmezmiş gibi, bir de bu insanlar benden hayatlarını düzeltmemi istiyorlar.
telefon elimdeyken, pirzolayı galeta ununa tek elimle batırmak zorunda kalıyorum. hiçbir şey bu kadar zor olamaz. eti çiğ yumurtanın içine daldırıyorsunuz. silkeleyip fazlasını akıtıyor, sonra da galeta ununa buluyorsunuz. pirzolayla yaşadığım sorun, galetayı doğru düzgün kaplayamıyor oluşum. bazı yerlerde hiç galeta yok. bazı yerlerde ise öyle yoğun ki, altında ne olduğu görünmüyor.
başlangıçta bütün bunlar çok eğlenceliydi. intiharın eşiğindeki insanlar arıyordu. kadınlar. balığımla birlikte yalnız olduğum pis mutfağımda, altımda sadece bir don, elimdeki domuz pirzolasını galeta ununa bulamaya çalışırken, birilerinin dualarını dinliyordum. yol gösteriyor cezalandırıyordum.
tam uykuya dalmak üzereyken herifin biri arıyordu. telefonun kablosunu çekmezsem, bu telefonlar sabaha kadar devam ediyordu. barlar kapandıktan sonra zavallının biri, evinde bağdaş kurmuş oturduğunu söylemek için arıyordu. korkunç kabuslar görüyormuş. insanlarla dolu olan uçakların düştüğünü görüyormuş. rüyalarında gördüğü tıpkı gerçek gibiymiş; ama kimse ona yardım etmiyormuş. bu yüzden uyuyamıyormuş. yardım da istemiyormuş. çenesinin altına bir tüfek dayalı olduğunu söylüyor ve tetiği çekmemesi için tek bir iyi neden göstermemi istiyordu.
geleceği görüp de kimseyi kurtaramamak korkunçtu ve artık bu şekilde yaşamak istemiyordu.
beni bu zavallılar arıyor. kronik ıstırap çeken insanlar arıyor beni. can sıkıntıma deva oluyorlar. televizyondan daha iyi.
durma, diyorum. uyukluyorum burada. saat sabahın üçü ve yarın işe gideceğim. tekrar uyumadan önce acele et, diyorum. çek tetiği.
kalıp da acı çekmeye değecek kadar güzel bir dünya değil bu, diyorum. buna dünya bile diyemeyiz hatta.
zamanımın büyük kısmını evlere temizlik hizmeti veren bir şirket için çalışarak geçiriyorum. tam gün köle yarım gün tanrı.
geçmiş tecrübelerim bana, tetiğin sesini duyar duymaz telefonu kulağımdan uzaklaştırmamı söylüyor. sonra patlama duyuluyor, sağır edici bir patlama ve bir yerlerde telefon yere düşüyor. onunla konuşan son kişi benim ve kulağımdaki çınlama dinmeden uykuya dalıyorum.
bir sonraki hafta cenaze ilanlarına bakıyorum; altı sütundan verilmiş ama hiçbir değeri olmayan haberler bunlar. cenaze ilanlarına bakmak gerekiyor; yoksa olanların gerçek mi, rüya mı olduğun ayırt edemiyor insan.
anlamanızı beklemiyorum.
bu değişik bir eğlence anlayışı. böyle bir kontrol gücüne sahip olmak insanı heyecanlandırıyor. cenazesi kaldırılan ve kendini tüfekle vuran herifin adı trevor hollis’miş; onun gerçek bir insan olduğunu öğrenmek keyif veriyor bana. bir nevi cinayet ama tam da değil. her şey bakış açınıza bağlı. kriz danışmanlığı yapma fikri benim bile değildi.
gerçek şu ki, bu berbat bir dünya ve ben onun acılarına son verdim.
gerçek bir kriz hattı için ilan veren bir gazetenin fikriydi bu. ama gazetede verilen telefon numarası yanlışlıkla benimkiydi. basit bir dizgi hatası. hiç kimse gazetenin ertesi gün yayımladığı düzeltme ilanını okumamış olacak ki, insanlar gece gündüz beni arayıp problemlerini anlatmaya başladılar.
lütfen hayatlarını kurtarmaya çalıştığımı sanmayın. incinmiş kadınlar duygusal sakatlar.
bir zamanlar az kalsın mc donald’s’ta işe giriyordum. oraya sadece genç kızlarla tanışmak için başvurmuştum. zenciler, latinler, beyazlar ve çinli kızlar. çünkü başvuru formunda mc donald’s’ın farklı ırk ve etnik kökenlerden insanları işe aldığı yazıyordu. kızlar, kızlar, kızlar, açık büfe gibi. ve mc donald’s’ın başvuru formunda aşağıdaki hastalıklardan herhangi bir tanesi sizde varsa, burada çalışamazsınız yazıyordu. söz konusu hastalıklar şunlardı:
hepatit a
salmonella
dizanteri
stafilokok
giardia
kampilobakter
bu, kızlarla sokakta tanışmaktan daha güvenliydi. ne kadar dikkatli olursanız olun. en azından mc donald’s’ta çalışan bir kızın temiz olduğu kayıtlıdır. ayrıca genç olma ihtimali de çok yüksektir. sivilceli olacak kadar genç. kıkırdayacak kadar genç. saçmalayacak kadar genç ve en az benim kadar salak.
on sekiz, on dokuz, yirmi yaşındaki kızlar; ben sadece onlarla konuşmak istiyordum. yüksek meslek okulu kızları. lise son sınıf kızları. rüştünü ispat etmeden azat edilmiş kızlar.
durum, beni arayan intihar eşiğindeki kızlarla da aynı. çoğu çok gençtir. telefon kulübesinden arayıp onları kurtarmamı isteyen, saçları yağmurdan ıslanmış, ağlayan kızlar. günlerce yatakta tek başına kıvrılıp yatmış kızlar arar. ben, mesih. beni arıyorlar. ben, kurtarıcı. burunlarını çeke çeke hıçkırıp, sorduğum bütün sorulara cevap verirler.
bazı geceler karanlıkta seslerini duymak bana ilaç gibi gelir. bana güvenirler. bir elimde telefon, diğer elimin telefonun öbür ucundaki kız olduğunu hayal ederim.
evlenmek istediğimden değil. dövme yaptırmaya cesaret eden erkeklere bile hayranlık duyarım ben.
gazete numarayı düzelttikten sonra telefonlar azalmaya başladı. ilk günlerde beni arayan onlarca insan ya ölmüş ya da ban kızmıştı. yenileri de aramıyordu. mc donald’s da beni işe almıyordu; bunun üzerine ben de bir sürü yapışkanlı ilan hazırladım.
ilanlar çarpıcı olmalıydı. uyuşturucu veya alkol etkisindeki gözü yaşlı insanların geceleri kolayca okuyabileceği türden ilanlara ihtiyacım vardı. beyaz üzerine siyah harflerle yazılmış etiketler kullandım. ilanda:
"kendinize ve hayatınıza bir şans daha tanıyın. yardım için beni arayın" yazıyordu. ardından da telefon numaram.
ikinci seçeneğim şuydu:
"alkol problemi olan ve cinsel açıdan sorumsuz genç kızlar, ihtiyacınız olan yardım burada." sonra da telefon numaram yazıyordu.
bana güvenin ve kesinlikle ikinci ilanı kullanmaya kalkmayın. bu ilanı yapıştırdıktan sonra bir polis memurunun sizi ziyarete geleceğinden emin olabilirsiniz. telefon numaranızı rehberden bulup, isminizi olağan suçlular listesine koyarlar. sonra da yaptığınız her telefon görüşmesinde klik… klik… klik…sesleriyle gizlice dinlendiğinizi duyarsınız.
inanın bana.
ilk ilanı kullanırsanız, insanlar günahlarını itiraf etmek, yakınmak, tavsiyenizi ve onayınızı almak için ararlar.
arayan kızlar daima en kötü olasılığın kıyısında bir yerdedir. uçurumun eşiğindeki bir harem dolusu kadın telefona sarılıp, onları aramanız için size yalvarır. lütfen ara, diye sızlanır.
bana seks avcısı diyebilirsiniz; ama avcı deyince benim aklıma aslanlar, kaplanlar, büyük kediler veya köpekbalıkları geliyor. bizimki avcı-av ilişkisi değil. bu, bir cesedin başındaki leş yiyen hayvan, akbaba veya gülümseyen bir sırtlan değil. bu, bir asalakla, onu besleyen hayvan arasındaki ilişki değil.
biz hep birlikte zavallıyız.
kurbansız suçun tam tersi.
en önemlisi de ilanları telefon kulübelerine yapıştırmaktır. derin suların üstündeki köprülerin yanına kurulmuş pis telefon kulübelerini deneyin. gidecek yeri olmayan insanların, kapanış saatinden sonra dışarı atıldığı tavernaların yakınlarına yapıştırın ilanları.
çok kısa bir süre sonra, kendinizi işin içinde bulacaksınız.
önce hoparlörlü bir telefon almanız gerekecek, hani şu sesin derinlerden geldiği telefonlardan. öyle ki kriz anında arayan insanlar telefonda sifonu çektiğinizi duyabilsinler. elektrikli çırpma aletinin sesini duyup onları hiç umursamadığınızı fark etsinler.
aslında bugünlerde, şu kulaklıklı kablosuz telefonlardan biri çok işime yaradı. insanoğlunun sefaletine kulak vermeniz için bir çeşit walkman. yaşa ya da öl. ya seks ya ölüm. böylelikle insanlar işledikleri korkunç suçu anlatmak için aradıklarında, yaşam ve ölüm arasındaki kararları günün her saatinde ellerinizi kullanmadan verebilirsiniz. cezasını kesebilirsiniz. insanları yargılarsınız. uçurumun eşiğindeki heriflere, aynı durumda olan kızların telefon numaralarını verirsiniz.
duaların çoğu gibi, duyduğunuz şeyler de yakınma ve isteklerdir. bana yardım et. beni dinle. bana yol göster. beni affet.
telefon yine çalmaya başladı bile. dana pirzolasının üstündeki ince galeta unu tabakasını düzeltmek benim için neredeyse imkansız ve telefondaki yeni kız ağlıyor. bana güveniyor musun, diye soruyorum hemen. bana her şeyi anlatacak mısın?
balığımla birlikte yanı yerde yüzüyoruz.
pirzola, kedi tuvaletinden çıkarılmış gibi gözüküyor.
kızı sakinleştirmek ve dinlenmesini sağlamak için balığımın hikayesini anlatıyorum. bu ömür boyu sahip olduğum altı yüz kırk birinci balık. tanrı’nın yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. o özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.




